13 Aralık 2025 Cumartesi

Karanlıkta Bulunan Işık

Bir Zamanlar Zonguldak

Nazım Baysal’ın Kaybolan Negatifleri
Bir sandık, bir karanlık oda, bir şehir ve unutulmaya yüz tutmuş bir hazine…
İki arkadaşım vardı: Fahri Bozbaş ve Ertuğrul Ünal. Bir de Ertuğrul’un babası Hüseyin Tilki Amca…
Zonguldak’ta “Foto Baysal”ı devralmış, aynı isimle devam ettiriyordu. Bir gün karanlık odada Ertuğrul’un ayağı bir sandığa çarptı. Küçük, karanlık bir oda… Sandığı kenara kaldırmak isterken kırmızı ışıkta içine baktı. Yüzlerce negatif! Gözleri faltaşı gibi açıldı. Kimindi bunlar?
Kısa bir araştırmayla gerçek ortaya çıktı: Negatifler, Foto Baysal’ın kurucusu Nazım Baysal’a aitti. Dükkânı devrederken bütün arşivini bırakmıştı.
Nazım Baysal, Yugoslavya’dan Zonguldak’a gelmiş, önce şipşak alamünit makineyle sokak fotoğrafçılığı yapmış, sonra kentin ilk gerçek fotoğraf stüdyosunu kurmuş bir adamdı. Oğlu Kemal Baysal’ı daha çocuk yaştan yetiştirdi.
1933’te, 13 yaşındaki Kemal Cumhuriyet’in 10. yıl kutlamalarını fotoğrafladı, fotoğrafları Ulus Gazetesi’nde yayımlandı, Ankara’dan basın kartı geldi. 1941’de Berlin’e, 1946’da New York’a, Hollywood’a gitti. Babasının vizyonu inanılmazdı: 1940’larda oğlunu Amerika’da fotoğraf ve sinema eğitimi aldırıyordu.
Negatifler Osmanlıca etiketliydi. 1910’lardan 1960’lara uzanan bir zaman tüneli. Zonguldak, Bartın, Ereğli, Devrek… Liman, tersane, EKİ lojmanları, taş döşenen yollar… Ve bir tanesi hepsinden ayrılıyordu.
O Fotoğraf
18×24 cm’lik dev bir cam negatif. Yemekhanede çekilmiş maden işçileri.
Tahta masalar, metal tabaklar, sadece kaşık ve bir somun ekmek.
Düşük enstantane… İşçiler kımıldamadan durmuş, yüzlerinde yorgunluk, açlık, gurur, çaresizlik… Lokal ışık muhteşem. Sanki Rembrandt maden ocağına inmiş.
Bu tek kare, Nazım Baysal’ın sıradan bir stüdyo fotoğrafçısı değil, büyük bir sanatçı olduğunu bağırıyordu.
Baskıyı ben yaptım. 30×40 Tetenal karta kontak baskı…
Elim titriyordu.Babam Niyazi Üzmez’le günlerce karanlık odadan çıkmadık. 100’e yakın fotoğraf seçtik. Belediye Başkanı Zeki Çakan’a gösterdik. Adam idealistti; nikah salonunu sergi salonuna çevirdi, bütün birimleri seferber etti. Panolar, afişler, çerçeveler…
“Bir Zamanlar Zonguldak” sergisi 1986’da açıldı.
Kent ilk kez kendi geçmişini gördü. 10 gün kalacaktı, ilgi o kadar büyüktü ki bir 10 gün daha uzattık.
Nikahları erteledik.
Sonra Ne Oldu?
Büyük aptallık ettik.
Negatifleri koruyamadık.
Bartın’ı, Ereğli’yi, taş döşenen yolları, EKİ tesislerini dışarıda bıraktık.
Sergi bitince Zeki Çakan’a yalvardık: “Bunlar belediye arşivine alınsın!” İkna edemedik.
Fahri bir kısmını EKİ’ye sattı; baskı masrafımızı ancak çıkardı.
Geri kalan negatifler kayboldu, dağıldı, yok oldu.Bugün sosyal medyada, internette gördüğünüz o eski Zonguldak fotoğraflarının çoğu bizim o karanlık odada yeniden hayata döndürdüğümüz karelerdir. Ama orijinal negatifleri artık yok.
2025’te Bir Özlem
Hâlâ içim acır.
Şimdiki aklım olsa o sandığın başına oturur, tek tek korur, dijitalleştirir, dünyaya gösterirdim.Nazım Baysal’ın gözü, Kemal Baysal’ın eğitimi, bir sandık dolusu negatif…
Ve üç genç arkadaş: Ertuğrul, Fahri, ben.Bir zamanlar Zonguldak, gerçekten bir zamanlar da kaldı...
Birol Üzmez
İzmir, Aralık 2025













Mimar Süreyya Aytaç’ın Keşfedilmemiş Dünyası












Karanlık Odanın Mücevherleri:

Mimar Süreyya Aytaç’ın Keşfedilmemiş Dünyası
Ölümünden yıllar sonra gün yüzüne çıkan dia pozitifler…
Bir salon dolusu sessizlik, bir sel gözyaşı.
Zonguldak Fotoğraf Grubu (ZFG) olarak 1990 yılında düzenlediğimiz Fotoğraf Günleri’nde, merhum Mimar Süreyya Aytaç’ın dia gösterisini sunmuştuk. O gösteri, şehrin unutulmaz etkinliklerinden biri olmuştu.
O dönemde abisi Yüksel Aytaç Zonguldak

Belediye Başkanıydı; ben de basın ve halkla ilişkiler bürosunda çalışıyordum.
Yüksel Bey, fotoğraf tutkumu bildiğinden bir gün kardeşinin çalışmalarından bahsetti. Merakım doruktaydı. Beni eşi Tülay Aytaç’la tanıştırdı ve kendi tasarladığı dubleks evlerine davet edildim.Heyecanlıydım; ölümünden yıllar sonra ilk kez fotoğraflarını görecektim.
Tülay Hanım beni üst kata, Süreyya Bey’in karanlık oda olarak kullandığı odaya çıkardı. Kapı açıldığında gözlerime inanamadım: Her şey bıraktığı gibi duruyordu. Duvarlarda asılı fotoğraflar, agrandizör, Asahi Pentax makineler, banyo kitleri, malzemeler…
Duygusal, dokunaklı bir atmosfer.Tülay Hanım masanın çekmecelerini açtı: Yüzlerce negatif, binlerce dia pozitif… Hepsi özenle düzenlenmiş, nizami istiflenmişti. Nereden başlayacağımı şaşırmıştım; adeta bir hazine sandığının içindeydim.
Aşağı indiğimizde kütüphanede yüzlerce kitap, pikap ve dev bir plak arşivi vardı. Oturup karar verdik: Negatiflere dalarsak işin içinden çıkamazdık. Diapozitifler daha erişilebilirdi. Onlardan bir seçki yapıp sunum hazırlamaya karar verdim.
Dialar özenle kutulanmış, üzerlerinde çekildiği yer ve tarihler yazılıydı. Üç-dört kez evlerine giderek binlerce dia arasından eleye eleye 100 tanesini temalara göre sıraladım.
Gösteri hazırdı.Müzik için Tülay Hanım bir kaset uzattı: “Bu, Süreyya’nın en sevdiği albümdü.” O müzikle yapmaya karar verdik.
Etkinlik için nikah salonunu kullanıyorduk. Gösteri günü salon tıklım tıklımdı. Tülay Hanım ve Yüksel Bey duygusal bir konuşma yaptı. Kızı Olgu da oradaydı; babasının fotoğraflarını ilk kez görecekti.Kısa bir sunumdan sonra ışıklar kapandı. Yaklaşık 15 dakika boyunca salonda çıt çıkmadı. Fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkıyordu.
Gösteri bittiğinde alkış tufanı koptu. Ağlayanlar oldu, gözyaşları sel gibi aktı.Siyah-beyaz negatifler mi? Onlar hâlâ keşfedilmeyi bekliyor.
Süreyya Aytaç Kimdi?
1942’de Rize’de doğdu. İlkokula Rize'de başladı Zonguldak ta Namık Kemal okulunda bitirdi. 1953’te ailesiyle Zonguldak’a yerleşti. Mehmet Çelikel Lisesi’nde okurken AFC bursuyla Amerika’ya gitti; orada fotoğrafçılık dersleri aldı.
1966’da ODTÜ Mimarlık’tan mezun oldu, asistanlık yaptı. Fullbright bursuyla yüksek lisansını tamamladı.
Ereğli Kömürleri’nde çalıştı, ağabeyi Yüksel Aytaç’la serbest mimarlığa geçti. Mimarlar Odası Zonguldak Temsilciliği yaptı, Şehir Plancısı Engin Erkin’le metropoliten imar planına katkı sağladı.
1968’de Tülay Bilgiç’le evlendi; Olgu adında, bugün yurtdışında mimar olan bir kızı oldu.
1977’de Hayat Mecmuası portre yarışmasında üçüncülük ödülü aldı.
Zonguldak, Türkiye’nin en az güneş gören şehirlerinden biridir. Yılın büyük kısmı sis, bulut ve yağmur altındadır. Süreyya Aytaç işte bu şehre “güneş mimarı” oldu. Onun bütün konut projelerinin ortak imzası şudur:
Güneş ışığı sabah girer, akşam çıkar.
Bir evde otururken günün her saati farklı bir pencereden ışık alırsınız. Bu tesadüf değil, milimetrik hesapların sonucudur. Yamaç kotlarını, cephe yönlerini, saçak uzunluklarını, pencere yüksekliklerini öyle bir planlamıştır ki, Karadeniz’in kısa süreli güneşini bile son damlasına kadar içeri taşır.
Zonguldak'ta Bir İlk: Dubleks Devrimi
1970’ler Zonguldak’ı… Apartmanlar yeni yeni yükseliyor, herkes dört duvar arasında aynı tip dairelere sıkışmış. Rutubetle güneş görmeyen sırtını istinat duvarlarına,toprağa kayalıklara dayamış rutubetli evler .
Süreyya Aytaç işte tam bu yıllarda, şehirde ilk defa dubleks konut projesini çizdi ve hayata geçirdi. Dubleks Evler Sitesi Yayla Mahallesi 32 Daire 5 Blok 1970-1975)
O zamana kadar “ev” denince akla gelen tek şey apartman dairesiyken, Süreyya Bey bir anda Zonguldak’a “Dupleks evde oturma” hayalini getirdi.
Bu proje o kadar yenilikçiydi ki, insanlar önce “Bu evlerde kim oturacak?” diye şaşırdı, sonra kura ile ev sahibi oldular. Bugün hâlâ o sitede oturanlar “Süreyya Bey’in dubleksinde büyüdüm” diye anlatır.
Işığın İzini Süren Projeler
Dubleks Evler Sitesi
Dupleks Evler Yapı Kooperatifi EKİ de Etüd de çalışan teknik elemanların SSK dan aldıkları kredilerle yapılan konutlardı. Yapılar bitince üyeler kura ile konut sahibi oldular.
Doğu-batı ekseninde yerleştirilmiş, sabah mutfağa, akşam salona güneş vuracak şekilde tasarlanmış. Çift cepheli pencereler, yüksek tavanlar, geniş saçaklar… Kışın bile evin içi aydınlık.
Ön cephe denize bakıyor. Yamaçtan en fazla güneş alacak açıyla konumlandırılmış. Giriş katları bile gün ışığı alıyor.
1980-82’de tamamlanan son büyük projesi. Deniz manzaralı teraslar ve devasa pencereler… Gün batımı evin içinden izlenir.
Işık Mimarisi” Dediğimiz Şey
Süreyya Aytaç için pencere sadece bir delik değildi; bir yaşam aracıydı.
Karadeniz’in gri günlerinde bile evin içinde “güneşin hareketini hissettiriyordu.
Bu yüzden onun yaptığı evlere giren insanlar “Burası başka aydınlık” derdi. O aydınlık betonla, taşla, ahşapla değil, hesapla, sevgiyle ve ışıkla yaratılmıştı.
Hâlâ Yaşayan Miras
Evet, adı bir sokakta yaşıyor olabilir.
Ama asıl gerçek şu: Onun çizdiği pencerelerden hala güneş giriyor evlere. Ve girmeye de devam edecek.
Onun çizdiği evlerde hâlâ çocuklar sabah güneşinde uyanıyor.
Onun penceresinden bakan yaşlılar akşam kızıllığını izliyor.
Onun tasarladığı camide hâlâ öğle namazında güneş mihraba vuruyor.
Onun yaptığı iş hanında hâlâ esnaf gün ışığında ekmek kazanıyor
Süreyya Aytaç 1982’de aramızdan ayrıldı ama
Zonguldak’a bıraktığı şey karanlık bir şehirde güneşin izini süren bir mimarlık mirası oldu.
O karanlık odada saklı negatifler bir gün ortaya çıktığında, o dia’ların içinde de aynı şey olacak:
Bir karede bile olsa, mutlaka bir yerden sızan bir ışık göreceksiniz.Çünkü o, karanlığa inat ışığı yakalayan adamdı.
Aralık 2025, İzmir

FOTO AİLE’NİN SON IŞIĞI

 FOTO AİLE’NİN SON IŞIĞI

Bir Devrin Sessiz Vedası Ah, o eski fotoğraflar... 


2011 yılında hayata artı projeleri fotoğraf çekimleri kapsamında Erzurum'a gelmiştik .Kendime ayıracağım çok az zamanım vardı. Eski kent dokusunda gezinirken Kapısında hâlâ “FOTO AİLE” yazan kapıdan içeriye kafamı uzattım.  İçeride Bahattin Özgendoğu Usta, eski tahta büyüteç makinesinin başında,  fon perdesinin önünde duruyordu. 

Elbisesi ütülü, hırkası Anadolu desenli, gözlükleri kalın çerçeveli… Gülümsemesi utangaç ama gururluydu. Sanki biliyor gibiydi: Bu stüdyo kapanınca, bir devir daha kapanacak.

Bahattin Usta’nın ataları, belki de 1919’un o karlı günlerinde, Erzurum Kongresi’nin yapıldığı binanın hemen yakınında bir stüdyo açmıştı. Aynı sokaklarda, aynı soğukta… Atatürk’ün Kongre’ye gelirken geçtiği yolun iki adım ötesinde, bir Ermeni ya da Rum ustadan devralınmış eski bir kamera, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri ailelerin ölümsüz anlarını saklıyordu.

Düğünler, sünnetler, asker uğurlamaları, bayramlar, okul mezuniyetleri… Hepsi o tahta makinenin vizöründen geçti. O vizör, Erzurum Kongresi’nin ruhunu da görmüştü; çünkü aynı taş duvarların arasında, aynı kararlı bakışlar vardı: “Ya istiklal ya ölüm.

”Bahattin Usta’nın babası, dedesi, belki de büyükdedesi… Hepsi aynı kapıda durdu. Aynı  perdenin önünde, aynı “gülümseyin” komutuyla deklanşöre bastı. Atatürk’ün Erzurum’a gelişini belgeleyen fotoğrafçılarla aynı havayı soludular. Onların çektiği fotoğraflar tarih kitaplarına girdi; 

Bahattin Usta’nın çektiği fotoğraflar ise aile albümlerine, çekmecelere, sandıklara… Ve oradan torunların kalbine.

Ama zaman acımasız.

Dijital makineler geldi, cep telefonları geldi.

Stüdyolar birer birer kapandı.

Erzurum’un o eski fotoğrafçıları, Atatürk’ün geçtiği sokaklarda sessizce veda etti.

Foto Aile de kapandı.

Bahattin Usta emekli oldu.

Tahta büyüteç, tavuskuşu perde, cam negatifler,siyah beyaz filmler… Hepsi bir odaya kilitlendi.


Şimdi o kapının önünde duruyorum.

Camda yansıyan kendi yüzümle, Bahattin Usta’nın gülümsemesi iç içe.

İkimiz de biliyoruz:

Bir devir bitti.

Ama o fotoğraflar hâlâ yaşıyor.

Bir ailenin albümünde, bir çekmecede, bir sandıkta…


Erzurum Kongresi’nin kararlılığı gibi, sessizce direniyorlar.


“Bir fotoğrafçı, bir şehir, bir tarih.

Foto Aile, Erzurum’un zaman makinesiydi.


Foto Aile gibi nice yer, unutuldu; Ulu Cami hâlâ orada durur, ama karşısında artık boş bir vitrin. Bir devir yok oldu: 

O samimi, elle tutulur anılar devri. 

Şimdi ekranlarda kaydırıyoruz hayatı, ama o eski karelerdeki sıcaklık yok. Gözlerdeki o hüzün, o umut, o gerçeklik... Kayboldu.

Gözyaşlarım bu fotoğraflara düşüyor. Çünkü onlar, Anadolu'nun ruhu: Kırık bir ayna gibi, parçalanmış ama hâlâ yansıyan. Bahattin Usta'nın elleri gibi, zamanın tozunu silip hatırlamak gerek. 

O devir geri gelmez, ama fotoğraflar kalır; sessizce fısıldar: "Biz buradaydık, yaşadık, sevdik... Ve şimdi, sadece bir rüyayız."

Şimdi ışık söndü, ama kareler hâlâ yanıyor.”

“Erzurum’un soğuğunda, bir adam gülümsüyor.

Elinde değil makine, bir asrın anıları var.

Foto Aile kapandı.

Ama o perde, bir daha hiç açılmamak üzere kapanmadı.

Çünkü her evde, her albümde, o perde hâlâ açık.”


Birol Üzmez Aralık 2025 İzmir 









Çocukluğumun Bitmeyen Zonguldak–Ereğli Serüveni

















 O Eski Virajlı Yol 

Çocukluğumun Bitmeyen Zonguldak–Ereğli Serüveni

Çocuk aklımla o yolun bir türlü bitmeyeceğine inanırdım.

Zonguldak’tan Ereğli’ye giderken araba ya da otobüs, Değirmenağzı’ndan Ilıksu’ya, Aslançeşme’den Bayat köyüne, oradan Kandilli’ye kıvrıla kıvrıla tırmanır, sonra yine kıvrıla kıvrıla inerdi. 

Viraj o kadar çoktu ki saymayı bırakır, midemi tutardım. Mide bulantısı, kusma torbaları, camı açıp temiz hava alma çabaları… Toz toprak çukurlar stablize yol.Yolculuk dediğin böyle bir çileydi.

Deniz hep uzaktan görünürdü. O maviyi ancak dağların arasından çaktırmadan seçerdiniz. İçimden hep aynı soru geçerdi:

“Şu dağın arkasında ne var? O sahile nasıl gidilir?”

Kandilli’ye yaklaşırken Bayat köyünün içinden geçerdik. Yemyeşil kestane ormanlarının gölgesinde, bir anda kentin kalbine dalardınız.

 Uzakta maden ocaklarının bacaları seçilirdi. Eğer vardiya değişimine denk gelirsek, saat dört civarı, kömür karası yüzlü madenciler evlerine yürürken görünürdü.

 Şanslı günümüzde yol boyunca “kara tren” denk gelirse arabayla yarış yapardık; buharlı lokomotifin dumanı peşimizde, biraz olsun yolculuk renklensin diye.

Cehennemağzı Mağaraları’nın olduğu yere gelince yol birden düzelir, hepimiz derin bir nefes alırdık. “Oh be, bitti” derdik. Ereğli’ye varmak bir zaferdi.

Sonra Erdemir kuruldu. Sahil yolu yapıldı. O eski stabilize, virajlı, mide bulandıran yol bir anda terk edildi. Delihakkı yolu açılınca Kandilli, Armutçuk, Bayat köyü kaderine bırakıldı. Demiryolu kapatıldı, raylar söküldü.

 Çocukluğumun o buharlı trenleri sustu.Oysa hep konuşulurdu:

“Kandilli demiryolu Zonguldak’a bağlanacak, Erdemir ulusal hatta entegre olacak…”

Olmadı. Kim, neden engel oldu bilinmez. 

Raylar söküldü, tarih söküldü.Şimdi düşünüyorum da, o yol aslında Zonguldak’ın ta kendisiydi:

Kıvrımlı, zorlu, insanın içini bulandıran ama bir şekilde varışa ulaştıran.

Kömür biterdi, ama hikâyesi bitmezdi.Bir gün, belki ustalık dönemi projem olarak, o eski yolu yeniden çekeceğim.

Ama bu kez içinde hiç insan olmayacak.

Sadece virajlar, terk edilmiş ray izleri, eski vara geldi, sessiz kestane ormanları ve uzaktan seçilen deniz…

Kömürden sonra Zonguldak’ı, işte tam da böyle anlatmak istiyorum.Çocukluğumun o bitmeyen yolu,hâlâ içimde kıvrılmaya devam ediyor.

Birol Üzmez

Aralık 2025, İzmir  

  “Bir bahar günü, Karadeniz uykuda, Ereğli uykuda. Sabahın 6.30’u. Ereğli’nin emektarı, beş çiftetekerli, dört dingilli 45017 uflaya puflaya gara girdi. Makinist çekti kolu, kara tren öttü, öttü, sesi Karadeniz’e çarpıp yankılandı Ereğli’nin üzerinde.. 

Bebeler göz kırptı bu sese, anaları kulak kabartıp pışpışladılar bebelerini. Ereğli Garı birdenbire canlandı; sis, duman içinde karartılar belirdi ardı ardına. 6.45 treninde yerlerini aldılar. Kara trenin yolcuları ‘kara elmas’ı gün yüzüne çıkaran madencilerdi.”

Erdal Yazıcı’nın bu kitabında, sadece kara treni ve yolcularını değil, ona hayat veren ateşçi, makinist, makasçı ve şefleri de tanıyacaksınız.

 Fotoğraf:Erdal Yazıcı Yükü Emek Olan Kara Tren Uranüs Yayınları

Renkli fotoğraflar Oğuz Perçinel